• Arşiv

  • Kasım 2008
  • Ekim 2008
  • Eylül 2008
  • Ağustos 2008
  • Temmuz 2008
  • Yazarlar




    Yüzde bir!

    Galatasaray, yerinde transferlerine ve kamptan gelen haberlere bakarsak sezona en hazır takım hüviyetinde. Erken olmasına rağmen, yüzde 99’la şampiyonluğun en önemli adayı. Ama o yüzde bir var ya, onu unutmamakta yarar var. Demek istediğim başarıyı beklerken, affınıza sığınarak eşekten düşmekten beter bir durumda yaşamak söz konusu. Böyle bir fotoğrafla karşı karşıya kalmamak için hata yapmamak lazım. Nedir bu tehlikeler?

    Yönetim
    Adnan Polat ve ekibi transferde hatasız gitmelerine rağmen ister istemez iki futbolcusuna yazık ediyor. Gördüğüm kadarıyla başta Aykut ve Orkun’un moralleri sıfır. Nasıl olmaz ki… Sen her dakika kaleci arıyorsun. Hatta 10 gündür yılan hikayesine dönen Itandje denilen arkadaşın transfer haberleri gazetelerde tefrika olmuş halde. Üstüne üstlük dün Haldun Üstünel “Kaleci arayışından vazgeçtik, elimizdekilerle devam edeceğiz” diyor. Yahu şunu baştan düşünsenize. Hepimizin bildiği gibi futbolda stressiz ve kendine güvenin maksimum derecede olması gereken en önemli yer çerçeve önü. Eee, böyle davranırsanız nasıl sağlam basacak Aykut ve Orkun ayakları yere.

    Skibbe
    Heyecanı, sevecenliği, artı insanlığını bir anda seviverdik. Hakikaten Kalli’nin mahkeme duvarı gibi suratından sonra Skibbe ilaç gibi gelmişti hepimize. Ama son hazırlık maçında gördük ki, Alman hocanın kafasında hala ilk 11 belirlenmemiş, arayış sürmekte! Şampiyonlar Ligi ön eleme maçına sadece 21 gün kala bence büyük risk.

    Avrupa sevdalıları
    Adnan Polat’ın “Avrupa’dan kupa getirene kadar hiçbir futbolcumuzu satmayacağız” demesine rağmen, özellikle milli takımdan dönmüş futbolcuların “En büyük hayalim Avrupa’da oynamak” cümlesi adeta ağızlarına sakız olmuş durumda! Akıl alacak gibi değil. Ya bu arkadaşlar hala taşıdıkları formanın ağırlığını bilmiyorlar ya da paradan başka bir şey düşünmeyen menacerlerin dolduruşuna getiriliyorlar. Bakın kafanızı bu tip olaylara takarsanız önce kendinizi, sonrasında da sizi her türlü kabul eden taraftarı üzersiniz. Konsantrenizi sadece takımınıza verin. Aksi halde ‘kimler geldi, kimler geçti’yi söylemekten başka şansınız yok.
    Evet, topyekün bu tehlikelerden arınırsanız, gerçekten rakiplerinizin kabusu olursunuz. Unutmayın, bütün kozlar sizde…

    Hoyrat olmadan

    AAnayasa Mahkemesi’nin “AKP’yi kapatma davası için  pazartesi görüşmelere başlama kararı”, şu kör dövüşünde bir “round” arası oluşturabilir.
    Bu bağlamda bir örnek vereyim.
    Yeni Şafak’ta Fehmi Koru benim  19 Temmuz 2008 tarihindeki yazımı “komplo teorisi” diye tanımlamış. Dahası  kendinden menkul kerametiyle “AKP’nin kapatılmasını istediğimi” iddia etmiş. 

    Neresini düzelteyim?
    1- İşaret parmağı birisini itham ederken, baş parmak da geriye kıvrılarak kendini gösterir .
    “Komplo teorisi” iddiası da öyle. Benim satırlarım sadece “siyaset analizi” idi. O nedenle “belki de yanılıyor olabilirim” ihtiyat notunu düşmüştüm.
    “Komplo teorisi” iddialarının adresi ise  yıllardır Fehmi Koru ve onun hologramı Taha Kıvanç’tır. Kendileri de bunu çok  kez yazdılar.

    2- Bugüne kadar tek satırımda dahi “AKP kapatılmalıdır” ifadesi yer almamıştır. Yazılarımın hepsi birbiriyle  tutarlıdır ve “bir hukukçu olarak, yargı sürecinin etki dışı bırakılması” görüşünü vurguladım.

    Bu tavrım sadece şu son AKP’yi kapatma davası ile sınırlı değildir.
    Örnek vereyim:
    20 Eylül 2002’de, Recep Tayyip Erdoğan’ın seçilmesinin engellenmesi üzerine  bu köşede yayımlanan yazımdan birkaç satır şöyleydi:

    Erdoğan’ın görüşlerini hiç paylaşmadım… Fakat hukuk zorlamalarıyla önünün kesilmek istenmesi yanlıştır.
    Hukuk hepimize lazım.
    Erdoğan’ın mahkum olduğu TCK 312 ‘deki fiil, bu maddede yapılan değişiklikle artık suç olmaktan çıktı. Yasa değişikliği ile suçun aslı ortadan kalktığına göre göre ona bağlanmış “seçilme yasağı” da kalkmış sayılmalıdır.  Erdoğan ile uğraşmak yerine, AKP’nin seçeneğini oluşturacak büyük ve güven verici kucaklaşmaya direnmek neden?

    Yani…  Tavrım sadece bugün değil. 2002’de Erdoğan’dan seçilme hakkı esirgendiği zaman da hukuk ve demokrasi ağırlıklıydı. Şimdi de Anayasa Mahkemesi’ne yani yargıya  güvenmek gerektiği inancındayım.
    Koru, “Nedenini  bilmiyorum ama AKP’nin kapatılmayacağı hissine kapılmış” diyor.
    Eğer Amerika’nın Eski Büyükelçisi Mark  Parris bile bu görüşe varmışsa yarım yüzyıla yakın süredir siyaset  yazan ve soluyan benim de politika duyargalarım elbette bir şeyler algılamış olmalı…
    AKP için şu  ya da bu yöndeki karar değil beni üzen, siyaset rüzgârlarıyla rota çizerken  bizim mahallede  insan  ilişkisi değerlerinin de kuru yapraklar gibi savrulması  olur.
    Bizim ise, Erdoğan ve AKP için rotamız, 2002’de neyse, şimdi de aynıdır.
    Pusula ibresi, “laik, demokrat, hukuk devletini” gösterir.

    AVM’ler
    Bir de ilginç saptaması var.“Oktay Ekşi ve ben 6 yıl öncesine kadar  bugünkünden daha iyi bir hayat yaşamıyormuşuz. Gidebileceğimiz düzeyi hayli yüksek çok fazla restoran varmış bugün. Her istediğimizi anında bulabileceğimiz büyük alış veriş merkezleri ve butikler açılmış, açılıyormuş.
    Hayat tarzlarımıza karışan yokmuş; Her marka içkiyi rahatça satın alabiliyormuşuz.
    Mesleklerimizi  özgürce ifa edebiliyormuşuz.
    Eleştirilerimizi hapse düşme tehdidi olmaksızın korkusuzca ifade edebiliyormuşuz.
    Peki neden AKP’nin kapatılmasını istermişiz?”
    Bu “AKP’nin kapatılmasını istemek” kerametinin yanlışlığını yukarıdaki satırlarda ortaya koydum.
    Hapis tehdidi olmaksızın yazmaya gelince  hakaret, aşağılama tarzım değil, ayrıca bütün yazılarımı hukukun süzgecinden geçiririm. Tereddütüm olduğunda  hukuktan hocalarıma danışırım.  Büyük söylemiyorum ama yazıda tutulacak kulp bırakmam.
    Şu AVM’ler meselesine gelince…
    Bir iktidarı desteklemenin ya da karşı çıkmanın böyle bir ölçütünü hiç düşünmedim. Tanıdığım Fehmi Koru’ya da yakıştırmam.
     Yakıştırsam, “AKP iktidara geldiğinden bu yana Koru’nun tırmanan  gelir grafiği” için Reha Muhtar’ın iddiasını ve yazdığı rakamı referans gösterirdim.
    Bunları konuşmak, çıtayı düşürmek ayıp olmuyor mu?

    Türkiye’ye ince ayar yapıyor

    Avrupa Birliği de her yaşayan organizma gibi, değerlendirme hatalar yapar, yanlış politikalar saptar, ancak baktı ki hatalı bir yola girmiş, hiç kompleks duymadan tutumunu değiştirir. Gerektiğinde de özeleştiri yapar.

    Haziran ayında, Türkiye-AB ilişkilerinde işte böyle bir durumla karşı karşıya kalındı.
    Ak Parti hakkındaki kapatma davasının karar ayı sayılan Temmuz’a girilirken, AB yetkilileri Türkiye hakkındaki değerlendirmelerine ince ayar yapıyorlar. Avrupa Komisyonu, Avrupa Parlamentosu ve Konsey çevrelerinden gelen tüm işaretler, tutum değişikliğinin boyutlarını göstermeye yetiyor.
    Hatırlayacaksınız, AKP ile ilgili kapatma davası açılınca, özellikle AB Komisyonu sert bir tepki vermişti. Özellikle Genişlemeden Sorumlu Komisyon Üyesi Olli Rehn ve Komisyon Başkanı Barroso, resmi Türkiye gezileri sırasında “Totaliter Kemalistlerin, demokrat müslümanları ezdikleri” gibi bir resim çizmişler, sert şekilde davayı eleştirmişlerdi. AKP’nin kapatılmasının demokrasiyi zedeleyeceğini ve Türkiye ile müzakerelerin büyük bir baskı altına gireceğini, hatta dondurulmasının istenebileceğini söylemişlerdi.
    Hemen hemen aynı tepki, Avrupa Parlamentosu’ndan da duyulmuştu. Türkiye raportörü Ria Oomen-Ruijten, AKP’nin kapatılması halinde, Türkiye’nin bunu kimseye anlatamayacağını söylemiş ve Parlamento Genel Kurulu da bu yolda bir uyarıda bulunmuştu.
    AB, bu tepkileri Türkiye’deki laik sistem bozulsun diye göstermedi. Onlar için, demokrasi vazgeçilmez, herşeyden öncelikli bir unsurdur. Laiklik de, demokrasinin bir parçasıdır. Bundan dolayı, bizdeki tartışmaları farklı şekilde yorumladılar.
    Avrupa Birliği şu sıralarda,  kurumları haziran içinde, eski yaklaşımlarını değiştirme sürecindeler. 
    Başta Olli Rehn olmak üzere, AB Komisyonu yetkilileri, ilk başlardaki sözlerini artık tekrarlamadıkları gibi, özel konuşmalarında laik çevrelerin kaygılarını da anlamaya başladıklarını ve AKP’nin bu kaygıları giderme konusunda yeterli duyarlığı göstermediğini  söylüyorlar.
    Avrupa Parlamentosu Türkiye raportörü Ria Oomen-Ruijten, ile  Strasbourg’da görüştüm. Son  derece açık şekilde başta hatalı değerlendirme yaptığını ve Türkiye ile ilişkilerin dondurulmasının “AB tarafından değil, Türkiye tarafından kararlaştırılacak bir husus olduğunu” söylüyor.
    AKP’yi genel yaklaşımından dolayı destekleyen ve alkışlayan iki önemli isim, Daniel Cohn Bendit ve Türkiye’yi en iyi tanıyan Joost Lagendijk da, Parlamento’daki bir oturumda tutumlarını değiştirdiklerini ve daha nüanslı konuştuklarını gösterdiler. Her ikisi de bana açıkça “ …Başı açık olanların ileride başlarını kapatmak için baskı altında kalma olasılıkları haklı bir şikayet…Üstelik Erdoğan, bu konuda kaygıları giderecek hiçbir şey de yapmıyor. Bu da kabul edilemez…” dediler. Bu iki ismin böylesine tutum değiştirmeleri son derece belirleyicidir.
    AB Konseyi’nde de durum aynı. AB Dönem Başkanı ve Slovenya Başbakanı Janez Jansa basın toplantısında açıkça “…laiklik tartışmaları ve dava Türkiye’nin iç işidir. Katılım müzakereleriyle hiç ilgisini göremiyorum…” diyerek politika değişikliğini vurguladı.
    Bu tutum değişikliğinde birkaç unsur önemli rol oynadı.
    Herşeyin başında, Türkiye’deki laik çevrelerin özellikle Avrupa Parlamentosu ve Komisyonu’nu sık sık bilgilendirmeleri ve AKP politikalarını anlatmaları geliyor. Olayın sadece, Kemalistlerle müslümanlar mücadelesi olmadığını, Türk kamuoyunun bir bölümünün önemli ve anlaşılır kaygıları bulunduğunu anlatan bu çevreler, hem AB kurumlarında tek yanlı yorumların çeşitlenmesini sağladılar.
    Bu noktaya gelinmesinde Rumların ve Yunanlıların da büyük rolü oldu. Zira bu iki üye ülkenin en büyük kuşkuları, Türkiye ile ilişkilerin askıya alınması. Böyle bir olasılıkta, Kıbrıs veya Ege konularındaki yaptırım gücünü veya AB kozunu kaybedeceklerini bildiklerinden dolayı, Türkiye lehine büyük bir lobi çalışması yapıyorlar.
    Son ve belki de en önemli neden de, müzakerelerin askıya alınması durumunda, bir daha başlatılmasının imkansızlığının giderek her kesimde anlaşılmaya başlanması. Zira hiçbir üye ülke Türkiye ile müzakerelerin kesilmesini istemiyor. Nitekim Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi, AKP kapanırsa Türkiye’yi denetime alacağını belirterek, yükü AB’nin üstünden aldı.  AKPM’nin raporları AB tarafından  kullanılabilecek.
    Hatırlarsanız, bundan önceki sayımızda da  “müzakereler kesilmez” diye yazmıştım. Sonunda doğru çıktı… 

    Bir kadeh ceviz likörü

    Ağır akan trafikte, arabaların arasında ufacık çocukların, delikanlı gençlerin, iyice yaşlanmış kadıncağızlarla, beli bükülmüş ihtiyar erkeklerin; -bazen birer pet şişe suyla- satmaya çalıştıkları kâğıt mendil paketleri büyüklüğünde…
    * * *
    Evet, kâğıt mendil paketi büyüklüğünde “I phone”…
    Parmağını simgeler üstünde dolaştırdığında, hemen “bilgisayar”a dönüşen ve fotoğrafla video da çeken bir cep telefonu…
    Simgelerin arka tarafında, kâğıt mendil paketi büyüklüğündeki ekranda, çektiğin fotoğrafları görüntülediğin zaman; parmağını ekranda dolaştırarak fotoğrafı büyütebiliyorsun da, küçültebiliyorsun da…

    ABD’de piyasaya çıkar çıkmaz 3 günde 1 milyon satmış “I phone”.
    * * *
    Bu arada Şırnak’ta Beytüşşebap ilçesine bağlı Cevizağacı köyünde, 6 gün 6 gece süren bir düğünde 600 bin mermi yakılmış.
    Kadın-erkek denkleminin dışına düşülmüş olmasından ötürü, salt “erkek milleti” olmakla övünme çaresizliğine savrulmuşluğun bitmeyen gösterilerinden biri daha…
    * * *
    Cevizağacı köyündeki düğünde 600 bin mermi yakıla dursun; İzmir’de de 1210 futbol sahası büyüklüğünde 1000 hektarlık ormanlar yanıp kül olmuş.
    * * *
    Ama asıl gündemi “vatanı” yahut “demokrasi”yi kurtarma kutuplaşmalarının davaları doldurmada…
    * * *
    Bendeniz ise, termometrelerin 33 dereceyi gösterdiği bir sıcaklıkta, AB vatandaşlığıyla yanak yanağa gelmişliğin tadına bakacak kuytu ve serince bir köşecik aramaktayım.
    * * *
    1830’lu yıllarda Polonya; Rusya, Prusya ve Avusturya tarafından bölünerek işgal edilmişti.
    Ve Paris’te sürgünde Ulusal Polonya Hükümeti kurulmuştu. Sürgündeki hükümetin başkanı Prens Adam Czartorski idi.
    * * *
    Bendenizin o “Adam”a karşı bir sempatim vardır nedense; rahmetli babamın da vardı.
    Çünkü o Prens Adam, Sultan Abdülmecit’le anlaşarak Romonov Rusya’sına karşı savaşa katıldığında, Polonya’yı işgalden kurtaracağını düşünüyordu.
    O yüzden de 1841’de İstanbul’da bir Polonya temsilciliği kurmuş ve başına da Polonyalı ünlü yazar Michal Czajkowski’yi getirmişti.
    * * *
    O ünlü yazar Michal Czajkowski, İslam dinini kabul ederek adını değiştirdi ve Mehmet Sadık Paşa oldu.
    * * *
    O tarihlerde Anadolu yakasındaki boğaz tepelerinin epey arkalarında, ormanlar içinde, Lazarist Papazları’nın 5000 dönümlük bir köyü vardı, adı da “Çingene Konağı” idi.
    * * *
    Mehmet Sadık Paşa, önce oraları Papazlar’dan kiraladı; 1881’de II. Abdülhamit döneminde de Prens Adam, 5000 dönümlük araziyi Lazarist Papazları’ndan satın aldı ve adı da “Adam’ın kenti-Adampol” oldu.
    * * *
    İstanbul ne kadar sıcak olursa olsun; Polonezköy diye bildiğimiz Adampol’deki bazı dost lokantaların korular içindeki teraslı bahçeleri de, yüzme havuzları da; sanki insana AB vatandaşlığı ile yanak yanağa gelmenin azıcık tadını tattırıyor gibi…
    * * *
    Ceviz ağaçları ne kadar da bol; ya elma ağaçları, ya kiraz ağaçları, ya çamlar, ya uzaklardaki kavaklar…
    * * *
    Lokantadaki aşçıbaşı dostum, Mengenli…
    Ona takılıyorum:
    - Sen katı yumurtayı benim kadar iyi pişiremezsin, diyorum.
    O da bana:
    - Ben zaten evde yemek memek pişirmem, diyor; yoksa hanımla tartışma çıkıyor aramızda mutfakta…
    Ve kül olup giden, yerine de oteller yapılan Marmaris ormanlarından yakınıyor.
    * * *
    Sadece oraya özgü bir kadeh ceviz likörü…
    Türkiye’nin sorunları ise, dedelerimin dedeleri doğmadan önce de aynıydı.
    Bugünkü siyasal kutuplaşmaların pehlivanları da bendenizin yaşına geldiklerinde; ola ki yine hiçbir sorunun çözümlenmemiş olduğunu görecekler.
    Ve asla şu soruyu akıllarına hiç getirmeyecekler:
    - Bir türlü “gelişmiş” olamayan ülkeler, en çok kimlerin işine yarıyor acaba?
    Yanıt:
    - Elbette Hazine’den geçinmeli mesleksiz “mevki sahipleri” ile, “egemenlik saltanatı”nı ele geçirenlerin…
    O nedenle de “şeffaflık”a yönelmek; “ihanet-i vataniye” de sayılabilir ve düşük profilli çatışmaların profilleri, keskinleşebilir de…
    * * *
    Boğaz kıyılarından dönerken, sütbeyaz 5 direkli yelkenli bir transatlantik Marmara’ya doğru açılıyordu; kıçında da Fransız bayrağı vardı.
    * * *
    Transatlantiklerin kıçında dolaşan bayraklar; yükseltilmiş gönderlerle, pencerelere asılan ve ellerde taşınan bayraklardan daha çok görünüyor galiba…
    * * *
    Ama olsun, bol bol övünmek için yeterli o kadarı da…
    Kanalizasyonların çeşme sularına karışması nedeniyle, ishal salgınları yaygınlaşsa bile…
    * * *
    Bir kadeh ceviz likörünü içerken; içinde Sultan Abdülmecit’i de görüyor gibiydim, Prens Adam’ı da, Mehmet Sadık Paşa’yı da; oralardan geçmiş olan Gustave Flaubert ile Franz Liszt’i de, rahmetli babamı da…
    Gençlik günlerimizin rüzgârları içinde Turhan Selçuk’la da birlikte, yine bir kadeh ceviz likörünün içinde gibiydik…
    * * *
    Annesi İngiliz, babası ABD’li olan yakınımız sevgili Catherine Stryker ise önündeki “I phone” ile eğleniyordu ve kimse de onun, bir süre bizim basında İstanbul hakkında yazdığı değişik, eğlenceli ve çarpıcı fıkraları fark etmemişti.
    * * *
    Yazı çizi alanında hangi değerler, ne kadar fark edilebildi ki zaten!

    Kapat